Ebru Demir

Sen yeter ki hep ümit et, hayat döner sana...!

İki uçlu gönül

Haziran10
Kim, her dem mutlu olmak ister ki?
Her dem kahkaha, her dem pür neşe, hangi kalbe fazla gelmez. Hangi kalbi kasvete boğup ağır gelmez hüzünsüz neşe, şen kahkaha.

Her dem gündüz, hem ruhumuza hem bedenimize ağır gelir..

Vakti gelir, göz kapaklarımız ağır ağır kapanır; ruhumuz karanlığın sükûnetine teslim olup başka âlemlere misafireten gitmek ister; yorgun bedenimiz gecenin kollarında dinginliğe erer.. Kim geceye manasızdır diyebilir? Kim uykunun tadını inkâr edebilir?

Kimin kalbi aşkla kavrulurken bir damla suya hayır der? O su ki vuslattır. Yatışmayan ya da sönmeyen bir aşka hangi bünye her daim dayanabilir?

Öte yandan, her dem gece de, bir kefesinde ruh bir kefesinde beden olan bu teraziye ağır gelir.

Her dem keder de kalbi tarumar eder.

Sürekli konuşanlar kadar sürekli susanlar da bize sıkıcı gelir. Kalbimiz de dilimiz de bir susar, bir konuşur. Bazen çok konuşur, bazen az. Bazen kısa aralıklarla susar. Bazen de o suskunluk uzar..

Bir dem gelir kalbimiz kilitlenir. Dilimiz lal olur. Tüm sözler toprağın altında gömülü gibidir. Bir dem olur, dudakların asma kilidi kendiliğinden çözülür, dilden inci taneleri dökülür. Her bir söz bir kalbin teselligâhına dönüşür.

Bir dem gelir kara bulutlar kaplar gönlümüzün semasını. Şimşekler çakar. Göğü gürler kalbimizin. Sonra bulutlardan sağanak halinde sevinç yağar.

Yeknesak bir hayat, ruhumuza göre değildir; gönlümüz iki uçludur, hayatımız da.

Doğumla ölüm. Vuslatla ayrılık. Boşlukla huzur. Gitmekle gelmek. Sıcakla soğuk. Açlıkla tokluk.. Bollukla kıtlık.

Ya da;

Kalple nefis.

Şeytanla melek.

Musa'yla Firavun.

Gönlümüzün tahterevallisi uçlar arasında salınır durur.

Arada ortalarda bir yerlerde de durur elbette tahterevalli.

Biz kâinatın en acayip varlığız. Biz bir mucizeyiz. İki uçlu bir mucize. Gönlü iki uçlu başka hangi varlık vardır bizden gayrı?

Akıl ve fikir meydanımız o kadar geniştir ki, ihata etmekte zorlanırız. Ve bazen de o kadar dardır ki, bir noktada hapsoluruz. Bir katrede yüzeriz. Bir zerrenin içine dalıp gideriz. Sonra bir dem gelir; âlemi bir karpuz gibi elimize alırız. Kâinat misafirliğe gelir akıl odamıza.

Bir sabah bir kahvaltıya davetliydim. Laf lafı açarken, "hep mutluluğun her dem mutluluğun" hem bir efsane olduğunu hem de; belirtilerinden birinin "sürekli neşe içinde olma" olan iki uçlu duygulanım bozukluğunun mani safhasından bahis açmıştım ki, sevgili Emine Eroğlu "Miskin Yunus"un "Hak bir gönül verdi bana" şiirini okudu masadakilere:

"Hak bir gönül verdi bana, ha demeden hayran olur/ Bir dem gelir şâdân olur, bir dem gelir giryan olur/ Bir dem sanırsın kış gibi, Zemahşer-î olmuş gibi/ Bir dem bişâretten doğar, hoş bağ ile bostan olur..."

Şiir bittiğinde hepimizin, bilhassa uğraşısı insan olan biz psikiyatristlerin hikmet ehlinden öğrenecek çok şeyi olduğuna bir kere daha kanaat getirdim.

Yıllarca kulağımızda yankılanan bu şiir insan gönlünün mühim bir özetini nasıl da güzel sunuyordu.

Bağlanmak

Haziran10
Sonsuz ilmikler atılır insanın kalbine. Bağlandığımız kâinat kalbimize yağar. Yanaklarımızda bağlandığımız varlığın gülleri açılır. Işıkla ırmak sarmaş dolaş olur içimizde. Işıkla ırmak bile kalbimizde bağlanır birbirine.

Her şey bir şey, bir şey her şey olur bağlanmakla ve bir bahçeyi kucaklar gibi kucaklarız her şeyi. Soluğumuzda yıldızlar gölgelenir. Alnımızda hayatın hikâyesi yazılıdır. Bu bir bakıma bağlanmanın hikâyesidir.

Her şey gülüşümüzün ardında saklıdır. Bizden her şeye, her şeyden bize yollar, sonsuz yollar vardır. Yolların içinde en aydınlığı kalpten kalbe olandır. Bu yolun adı, bağlanmaktır.

Hayat insanın içinde pırıl pırıl bir salkım gibi büyür bağlanmakla. Yıldızlar gülümser gözlerimizde. Ay parıldar. Güneş aynı saatte dikilir tepemize aynı saatte geçici olarak ölür bizde.

Bağlanmak, en sevdiğim on kelimeden biri. Sanki hayatın bir sırrı da bu kelimede temerküz etmiş gibi gelir bana. Kelimelerin de bir kalbi varsa eğer, kalbi parlak nurla dolu olanlarından biridir bağlanmak. "Bu kelimeyi yaratan Mutlak Varlığa hamdolsun" demek gelir içimden. Neredeyse her şeye elini uzatmış kalbimizin bağlanışını anlamak, kendimizi anlamanın da yollarından biri olsa gerek.

Psikoloji, bağlanmayı anneyle çocuk arasına indirger. Halbuki bu ilk bağlanmadır. Bağlanma belki anneyle başlar. Erkeğin kadına, kadının erkeğe bağlanmasıyla da sınırlı kalmaz. Halka halka genişler ve her şeyi içine alır. Cenneti bile. Görüp görmediğimiz tüm varlıkları bile. Görünmeyenler içinde belki de en çok da meleklere bağlanırız. Ne hoş değil mi, görmediğimiz halde bağlanmak. Kalp gözün görmediğini görmez mi zaten? İyi ki kalbimiz var.

Varlıklarla aramızdaki bağlılık muhabbetle husule gelir. Muhabbet, kâinatın varoluş sebeplerinden biridir. Bağlanmanın da vesilesidir. Muhabbet her şeyi bir şey, bir şeyi her şey hükmüne getirip kalbimizi doldurur. Biz muhabbetle yaratıldıysak, muhabbetle de bağlanırız her şeye. Her şey de, her şeye muhabbetle bağlanır. Kâinat muhabbetin etrafında döner huşu ile. Muhabbet kâinatın sevinci, neşesi, şevkidir.

Bağlanmanın karşısına ayrılık çıkar ama. Ya da bağlanmanın karşısına karşılık bulamama çıkar. Kalbin kanatları kırılır bu kez. Hüzünlenir, acıya gark olur. Çünkü...

"Çünkü," der Zamanın Bedii, "Bâtın-ı kalb âyine-i Samed'dir ve O'na mahsustur."

Öyleyse?

Öyleyse, "Dünyayı ve ondaki mahlûkatı mânâ-i harfiyle sev, mânâ-i ismiyle sevme. 'Ne kadar güzel yapılmış' de, 'Ne kadar güzeldir' deme.

Bu satırlar şöyle de okunabilir: Varlıklara mânâ-i harfiyle bağlan, mânâ-i ismiyle bağlanma. Bağlandığına, 'Ne kadar güzel yapılmış' diyerek bağlan.

Ve sonra yine devam eder: "Ve kalbin bâtınına başka muhabbetlerin girmesine meydan verme. 'Allah'ım, bize sevgini ve bizi Sana yaklaştıracak şeylerin sevgisini nasip eyle' de."

Kalp, bağlandığı varlıkların yanında olmasını talep eder. Sonsuza dek. İnsana istediği verilecektir. Ama bu dünyada değil. Acelemiz ne ki.

Kalbi tatmin edecek tesellidir

Eylül17
İki insan arasında var ve aslolan şeyin "ilişki" olduğuna inanırım. Arası bozuk olan iki insan arasındaki temel mevzu ilişkiyse, arası iyi olanların da sahip oldukları o "iyi şey"in ilişki olduğu aşikârdır.

İyi bir ilişkinin ölçütleri nelerdir? Bu soru zihnimin bir kenarında hep durur. Alt alta dizilmiş maddelere yenilerini ekleyebilirim umuduyla.

"Birbirini çok sevmek" desem, sevginin hissî yönünün bugün varsa yarın yok da olabileceğine çokça şahit oldum. Aşk desem, hiç değil. Aşk zaman zaman nefrete bile kolayca dönüşebiliyor. Aşk ve şevkle evlenen insanların birkaç ay sonra en kısa yoldan boşanma yolları aramaları hiç de nadirattan değil. Aşkın ve âşığın kendisi teselliye muhtaçtır.

Şimdi bir cevabım daha var. Bir kitabın ismi dikkatimi çekti ilkin. Aradığım ölçütlerden birini daha bulduğumu biliyordum. Kitabın (Teselliler Kitabı) sonundan başladım okumaya. "Teselli Etmeyen Sözler" bölümünde geyik teselli sözlerine yer veriyordu yazar (Yusuf Özkan Özburun): "'Boş ver, üzülme', 'Hadi, bir dahaki sefere!', 'Aman, sen de her şeyi ciddiye alıyorsun, yak bir sigara', 'Bir fincan çay iç düzelirsin', 'Aldırma, her gencin başına gelir', 'Kaçarı yok, olacak olacak, yorma kafanı...' 'Senin başına gelen de bir şey mi? Bak ben sana ne yaşadığımı bir anlatayım da sen haline şükret...'"

Kitabın başına döndüm. Epigraf olarak yer verilmiş olan Kâinatın En Değerli Varlığı'nın sözüyse aradığım cevabın tam tamına bu olduğunu düşündüm: "Kim musibete uğramış birini teselli ederse o, teselli ettiği kişinin o dert sebebiyle kazandığı sevap kadar sevap kazanır." Birimizin ötekine verebileceği en güzel şeylerden birinin "teselli" olduğuna kanaat getirdim o an.

Teselli kelimesi gelip oturdu zihnimin başköşesine. Kâinatın En Değerli Varlığı da teselliye muhtaç mıydı, diye düşünürken birkaç sayfa ötede eşi Hz. Hatice'nin Hz. Peygamber'i tesellisiyle karşılaştım. "Eşlerin birbirine verebileceği en kıymetli şeylerden biri nedir? İyi bir ilişkinin önemli ölçütlerinden biri nedir?" sorularına rahatlıkla "Kalbi tatmin edecek tesellidir." diyebilirim artık. Şöyleydi gelmiş geçmiş en güzel eşin tesellisi: "...Vallahi, Allah seni utandırmaz. Çünkü sen, akrabalarına bakarsın, sözün doğrusunu söylersin, fakir ve muhtaçlara elinden gelen yardımı yapar, hiç kimsenin kazandıramayacağını kazandırırsın. Misafirlere ikram eder, onları ağırlarsın. Hak'tan gelen felaketler karşısında insanlara yardım edersin." Bir erkek başka ne duymak ister ki karısından!

Anlamsızlığın, yalnızlığın, hüznün, ölümün, ayrılığın, çirkinliğin, ihtiyarlığın, iyi çocuklar yetiştirememenin, aşk acılarının teselli edicisi olmaya çalışırken yazar, aslında tesellisine muhtaç olduğumuz temel varoluşsal acılarımızın altını da çizmiş. Özburun'un, anlamsızlığı irdelerken hayata karşı içimizde bir soğukluk, uzaklık ve yabancılaşma hissinin oluşmasını temel iki sebebe dayandırması özellikle dikkat çekici. Bunlardan birincisini dünyaya ve dünya nimetlerine tapınma derecesinde bir hırs ile istekli olmak ve bu istekleri elde edemeyince dünyadan ve hayattan soğumak, uzaklaşmak olarak formüle ediyor. İkinci uzaklaşma biçimini ise insani bir hal olarak görüp dünyanın hakikatine ulaşma olarak değerlendiriyor. Dünyanın ve dünya nimetlerinin gelip geçen tarafından yüz çevirip sonsuza açılan yüzlerine yoğunlaşmaktan kaynaklanan uzaklaşma ve soğuma hissi tespitini değerli bir tespit olarak okudum.

Yalnızlığın tesellisini sunarken de meleklerden bahis açması manidar. "Meleklerin kanat hışırtıları her yanı sarmışken, bir gülün dikeninden bile bir melek gülümsüyorken..." cümlesi dikkatimi gülün dikenlerine daha bir dikkatle çevirmeme vesile oldu.

Sonra başına döndüm kitabın. "Önsöz: Teselliyiz Birbirimize..." başlıklı kendi hayat serencamını da anlattığı önsözde, Hâce Yusuf Hemedâni'nin Rutbetu'l-Hayat'ında "Hayat nedir?" sorusuna verdiği cevaba yer veriyor: "Hayat, teselli olmaktır. Kişi teselli bulduğu şeyle yaşar, onunla hayattadır... Dünyanın oyuncaklarıyla teselli olan kişi 'dünya ile yaşayan'; Rabbinin zikri ve meşguliyeti ile teselli olan kişi ise 'Mevla ile yaşayan' insandır."

Yazarın önsözdeki "Bu geçici yurtta, birbirimize en büyük vazifemiz tesellidir, diyorum." sözü bu kitabın cümlesiydi benim için. İyi bir ilişkinin de tariflerinden birini bulmanın sevincini duyarak bitirdim kitabı: Birbirimizi ne kadar teselli edebiliyorsak, o ilişki o kadar iyi bir ilişkidir.

Bahar aşk mevsimi midir?

Mart21
Bir zamandan sonra insan sadece bir izleyiciye dönüşüyor. Bir bankta oturmuş seyrediyorum. Baharı.

Tohumcuklardan fışkırmış suretleri. Yaratıcı her yanı bir süse çevirmiş. Açılan, çiçeklerden öte renkler sanki. Varlıklar türlü haller sergiliyorlar. Bağırış çağırış, debdebe, şaşaa yok. Hepsi kendi işiyle meşgul. Ben ne yapıyorum? Görünüşte bir iş yapmıyor, bir şey üretmiyorum. Sadece oturuyor ve seyrediyorum.

Bu benim seksen ikinci baharım. Sürem doldu dolacak. Bu son baharım olabilir. Böyle bir his var içimde. İnsanın içine doğan her his doğru çıkmaz, biliyorum. Ama bu his doğru çıkacak gibi. Torunumun arabasıyla geldik caddeye. Ben küçük adımlarla yakındaki parka kadar yürüdüm, o mağazaları dolaşacakmış. Otuz iki yaşında. Kıyafet bakacakmış. Baharı birlikte seyredelim mi diye soracak oldum. Vazgeçtim. Geçen gün hayatın sıkıcılığından bahsediyordu kocasına.

Benim yaşıma gelince insanın yüreğine sorular çöreklenir. Boşa yaşanmış bir hayatın bakiyesidir hissedilen. Boşa yaşamış olmak nedir? İsteklerini, arzularını, ideallerini yerine getirememek mi? Gençken hayalini kurduklarımın yarısından çoğunu gerçekleştiremedim. Bundan mutsuz değilim. Hem bu dünyanın böyle olduğunu öğrendim hem de bir şey üretme, işe yarar şeyler yapma tanımım değişti. Örneğin tam şu an ne yapıyorum? Baharı temaşa ederek O'nun sanatını, rahmetinin tecellisini temaşa etmeye çalışıyorum. Tamam, para kazandırmıyor. Ama sonsuzluk kazandırıyor. Zaten bu dünyadaki işimiz de bu değil mi?

Gençken, bahar benim için sadece aşk mevsimiydi. İnsanın kanı kaynamaya başlardı. Geçen gün torunumun ergen kızının telefonda konuşmasını duydum: "Bahar geliyor ve ben hâlâ âşık olacak birini bulamadım." Onlar kulaklarımın iyi duymadığını sanıyorlar. Gerçi doğru, eskisi gibi iyi duymuyor. Biraz da dudak okuyarak olan bitenden haberdar oluyorum.

Baharı sadece aşk mevsimi olarak görmek ne aldatıcı. Altmış yıl öncesiyle şimdiki arasında pek de bir fark yokmuş. İnsan, insan işte. Beni pek kale almıyorlar. Onlar için ununu eleyip eleğini asmış yaşlı bir adamım. Çok da dert etmiyorum. Eskiden olsa ederdim. Şimdi, Yaratıcının kale almasını dert ediyorum. O bana bir varoluş vermiş. Beni biliyor, görüyor, işitiyor. Hatta şimdi şöyle düşünüyorum. Şu an ben nasıl O'nun baharda tecelli eden rahmetinin tanıklığını yapıyorsam, O da benim tanıklığıma tanıklık ediyor.

Birinin sizi sevdiğini öğrenince sizin de ilk tepkiniz onu sevmek olur. Düşünüyorum da, eğer kalbimiz O'na yönelmiyorsa belki de asıl sorun O'nun bize sunduğu merhameti, sevgiyi fark edemeyişimizdedir. Geçenlerde torunumun kızına bunu söyleyecek oldum. Lafı ağzıma tıkadı. O, onu sevseymiş istediği her şeyi verirmiş. Ne kadar bencilce. İnsanın sevildiğini, merhamet edildiğini anlaması için sadece baharı temaşa etmesi yeter. O, ona lazım olan her şeyi vermişken istediği bazı şeyleri vermedi diye kabalık ediyor. Gençlerin akılları fikirleri aşkta. Bahardaki rahmetin tecellisini hissetmeyen merhametli bir âşık olabilir mi? Âşık olunca her şeyin tastamam olacağını sanıyorlar. Merhametsiz aşk nasıl aşk olabilir ki?

Yaşlılık denizindeyim. Bahar benim için bir sal gibi. Bu benim son baharım olabilir. Olsun. Bedenim toprağın altında çürüyecek. Bundan eskisi gibi korkmuyorum. Ruhum berzah âleminde yaşamaya devam edecek. Sonra çürümüş kemikleri kim diriltecek diye soruyorum. Kendime. O, cevabı baharla yaratıyor. Güzün birer kemiğe bürünmüş ağaçları yeniden ihya ve inşa eden, çürümüş bedenimi yeniden yaratamaz mı?

Bir bankta oturuyorum. Yalnızım. Hah, hatırladım işte: "Göz, şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir mütalaacısı ve şu âlemdeki mu'cizat-ı san'at-ı Rabbaniyenin bir seyircisi ve şu Küre-i Arz bahçesindeki rahmet çiçeklerinin mübarek bir arısı." Yazarımın son cümledeki tanımına bayılıyorum. Göz deyince, iki kere göz ameliyatı oldum. Gözlerimin feri gitse de hamdolsun diyorum. Yemyeşil yaprakları tam seçemiyor muyum, olsun. Hayalim var ya. Orada yemyeşil yapıyorum onları. Zaman örümcek ağı gibi gerilmiş. Dışarıdan, bankta oturan işe yaramaz bir ihtiyar olarak görünüyorum belki. Hayatımın zamanı koptu kopacak olsa da son bir kez baharı temaşa ederek varoluşumun son görevini yerine getirmeye çalışıyorum.

Yürüyordum. Caddede. Farkındalık terapisinin ikinci haftasındaydım ve suretlere odaklanmaya çalışıyordum. Hayalhanemdeki hikâye suretinin sonunu nasıl getireceğimi düşlüyordum. Derken onu gördüm. Gelin gibi süslenmiş baharın suretini. Yalnız sayılmazdım.

Sınav

Mart15
Ewan 22 yaşına o sene basmıştı, kendinden emin çok zeki ve çok çekici bir genç adam olmanın asaletini taşıyordu. 10 gün sonra Kore'deki bir savaşa katılmak üzere İngiltere'den ayrılacaktı, hiç bir şeyden korkmuyordu ama duygusallığı nedeniyle, ülkesinden ayrılma fikri zor geliyordu ona.

Ağır adımlarla büyük kütüphaneden içeriye girdi, bir kitap alıp oturdu ve okumaya koyuldu. Gerçekten de çok güzel temalara değinmiş etkileyici bir kitaptı elindeki, ama daha da güzel olanı kitabı daha önce başkasının da okumuş ve bazı yerlere notlar almış olmasıydı. Okuyanın notlar aldığı bölümler Ewan'i da derinden etkiliyor, notları okudukça sarsılıyordu. Kim olabilirdi bu? Hemen kütüphane görevlisine gitti ve daha önce kitabı okuyan kişinin kim olduğunu öğrendi. Holly adında bir kadındı, adresini aldı ve eve varır varmaz bir mektup yazdı:
 
'Büyük Kütüphanede bir kitap okudum. Eklediğiniz notlar karşısında hayranlık duyduğumu belirtmeliyim. 10 gün sonra Kore'ye gidiyorum, sizi tanımak ve sizinle mektuplaşmak istiyorum. Cevabınızı sabırsızlıkla bekliyorum.'

Holly'den olumlu cevap geldi ve mektuplar ardı ardına yazılmaya başlandı. Her yeni mektupta birbirlerinden biraz daha etkileniyor, yüreklerini birbirlerine biraz daha açıyorlardı. 2 sene bu şekilde geçip gitti. Ewan ve Holly birbirlerine belki binlerce mektup yazmış, her mektuptan ayrı tatlar almışlardı. Ewan'ın ülkeye geri dönme zamanı gelmişti, son mektubunda Holly'i görmek istediğini yazdı.

'Ancak seni tanıyabilmem için bana bir resmini gönder lütfen' diye ekledi. Holly buluşmayı kabul etti fakat resmi göndermedi.

'Resmin ne önemi var ki? Bizi ilgilendiren kalplerimiz değil mi? Yakama kırmızı bir çiçek takacağım.' dedi.

Günler birbirini kovaladı ve Ewan ülkeye döndü. Trenden indiği ilk anda gözleri Holly'i aradı. Bir müddet bakındı, sonra kalabalığın arasından şimdiye dek gördüğü en güzel kadın belirdi. Uzun boylu, çok güzel, uzun sarı saçlı, masmavi iri gözleri ve mavi elbisesiyle muhteşem bir kadındı. Kadına doğru bir adım attı, ama yakasında hiç bir şey yoktu. Kadın gözlerine baktı ve 'Merhaba denizci, benimle gelmek ister misin?' diye sordu.

Tam o sırada güzel kadının omzunun üzerinden, yakasında kırmızı çiçek olan kadını gördü. Kısa boylu, şişman sayılacak kiloda, gri kısa saçlı, tozlu uzun pardösüsü ve kalın bilekleriyle öylece duruyordu. Ewan şaşkındı, az önce hayatında gördüğü en güzel kadından bir teklif almıştı ancak karşısında da yüreğine aşık olduğu kadın duruyordu. Kendini toparladı ve yanından geçen dünyalar güzeli kadına aldırmadan ilerledi. Elinde Holly'le birbirlerini tanımalarını sağlayan kitap vardı. Elini uzattı, 'Merhaba Holly' dedi gözlerinin içi gülerek. 'Pardon' dedi kadın. 'Ben Holly değilim. Az önce buradan geçen sarı saçlı mavi elbiseli bayan yakama bu çiçeği taktı ve bunun hayatının sınavı olduğunu söyledi. Sizi garın çıkışındaki cafede bekliyormuş...'

HAYATA DEĞER BİR YAŞAM,''SEVMEYE DEĞER BİR AŞK'',   
DOSTLUĞA DEĞER BİR ARKADAŞLIKTAN ASLA VAZGEÇME..