Ebru Demir

Sen yeter ki hep ümit et, hayat döner sana...!

En büyük düşman, bakacağınız en son yerde saklanır

Kasım13
Filmin en sonuna yetişiyorum televizyonda. İyi de, hemen tüm kitapları çalışma masamdan eksik olmayan benim sevgili terapistim Steven C. Hayes'in ne işi var bu filmde.
Sonra başka terapistler beliriyor ekranda. Oyuncu olarak değil. Filmin sonunda yönetmen (Guy Ritchie) çeşitli terapistlere ego tarifi yaptırıyor. Parlak bir fikir. Soluğu DVD satan bir dükkânda alıyorum. Yok, filmi baştan sona seyredemem şimdi, Revolver'un en sonuna atlıyorum.

"Ego" diyor Yoav Dattilo "en kötü özgüven hilebazıdır. Egodan daha kötüsünü hayal bile edemezsiniz çünkü onu göremezsiniz." Ego, bu toprakların insanlarına yabancı bir kavram. Onun yerine "nefs ve şeytan" veya "enaniyet" kelimelerini koyarak cümleyi yeniden okuyorum. Şimdi daha iyi oldu, yerli yerine oturdu.

"Ve en büyük düzmecesi de kişinin yerini alıp 'Ben seninim' demesidir" diyor Steven C. Hayes. İnsana öyle hükmetmeye başlar ki artık kendimizle nefs ve şeytan arasındaki sınırlar belirsizleşir. Nefs ve şeytan insanın kendisi olmuştur adeta.

Peter Fonagy ise filmin en can alıcı cümlesini söylüyor: "Sorun egonun/düşmanın bakacağınız en son yerde saklanıyor olmasıdır." Aslında bu söz Julies Caesar'a ait. Lafı Leonard Jacobson alarak "Düşüncelerini sizin düşünceleriniz gibi gösteriyor. Gerçek duygularınız gibi hissettiriyor. Siz de o olduğunuzu sanıyorsunuz." diyor.

"Egolarını koruma ihtiyacı duyan insanlar sınır tanımazlar. Yalan söyler, hile yapar, çalar ve öldürürler. Ego sınırları dediğimiz alanı korumak için her şeyi yaparlar." Bu da Andrew Samuels'in görüşleri.

Artık insan, nefs ve şeytanın mahkûmu haline gelmiştir. "Ama" diyor Leonard Jacobson "İnsanlar mahkûm olduklarını bilmez. Mahkûm olduklarının ego olduğunu bilmezler, aradaki farkı asla anlamazlar." Aklıma, "İblis'in en mühim bir desisesi, kendini, kendine tâbi olanlara inkâr ettirmektir." cümlesi düşüyor.

"Aklın kendi ötesinde bir şey olduğunu kabullenmek zordur. Bu kişinin ötesinde bir şeydir. Daha değerlidir ve gerçeği yorumlamada kapasitesi daha fazladır." diyor David Hawkins ama neyi söylemek istediği biraz muğlâk kalıyor.

Deepak Chopra, "Ego dinî anlamda şeytan olarak kabul görür. Tabii kimse egonun ne kadar zeki olduğunu anlamaz. Çünkü şeytanı yarattığı için suçu başkasına atmayı seçerler." diyerek ego tarifine devam ediyor.

"Kafanızdaki ses size ne söylerse söylesin, dış düşman diye bir şey yoktur. Bu düşman algısı bize düşman olarak yansıyan egonun yansımasıdır." diyen Deepak Chopra'ya Peter Fonagy destek oluyor: "Bu açıdan bakarsak, yarattığımız yüzlerce düşmanı aslında kendimizin var ettiğini görürüz."

Obadiah S. Harris son noktayı koyuyor: "En büyük düşman kendi algınız, kendi cehaletiniz, kendi egonuzdur." Yok, hayır, cümleyi şöyle okumadan rahat edemiyorum: "En büyük düşmanınız kendi algınız, kendi cehaletiniz, kendi nefs ve şeytanınız, kendi enaniyetinizdir."

Film baştan sonra nefs ve şeytanın, enaniyetin insana neler yaptırabileceğini anlatmakla geçiyor ama bir sahnesi var ki insanın en zayıf yanlarından birini dile getiriyor: "Sabahları uyanmanızın tek sebebi budur. Aşağılık patronunuzdan acı çekmenizin nedeni. Döktüğünüz kan, ter ve gözyaşının. Çünkü bunlar, insanların aslında sizi ne kadar iyi, çekici, cömert ve akıllı olduğunuzu bilmelerini istediğiniz içindir. Beğenilme müptelasıyız. Sırtımızın sıvazlanmasını, altın saati, alkışları isteriz. Benden ister korkun ister saygı duyun ama lütfen özel olduğumu düşünün. Bağımlılığımız aynı. Hepimiz onaylanma bağımlısı keşleriz. Ödülünü parlatan şu rozetli çocuğa bakın. Beğenilmek için yanıp tutuşan. Parılda çılgın elmas parılda. Biz sadece takım elbiseler giymiş çılgın maymunlarız."

Filmin hikâyesi mi? Nedense senaryoyu da (Guy Ritchie) oldukça başarılı bulsam da bu filmde hikâye benim için önemli olmaktan çıkıyor. Hikâye bu olur, şu olur, o olur. Önemli olan, en büyük düşmanımızın bakacağımız en son yerde, içimizde saklandığı gerçeğidir.

Mütevazı narsisizm: Kendimizi hakir görmek

Kasım03

Kara kuru bir çubuğun ucuna tutturulmuş üzüm taneleri gibiyiz. Bir kara kuru çubuğa, bir üzüm tanesine bakarız. Bir kara kuru çubuk hükmündeki kendimize, bir elimize konmuş/tutturulmuş başarılara. Üzüm tanesine baktıkça gurura kapılasımız gelir, kara kuru çubuğa baktıkça gururu hak edecek "hiçbir şeyimiz olmadığına" hükmederiz.
"Ben yaptım!" ne cazip bir sözdür. "Ben yetiştirdim, ben yazdım, ben akıl ettim, ben başardım, ben büyüttüm." Bir ben sarmalında dolanıp dururuz. Benliğimiz kurum kurum kurulmak, ben yaptım'ın narsistik hazzıyla dolup taşmak ister. Bütün bakışlar üzerimize toplansın, tüm takdirler bizde biriksin ister. Hayranlık dolu birkaç söz iştahımızı kabartır. Egomuz övgü dolu birkaç sözle biraz daha şişmek, genişlemek ister.

Vicdanımızsa içeride, taa derinlerde huzursuzlanmaya başlar. "Hadi canım sen de, gururlanmaya hakkın yok, takdir edilmesi gereken sen değilsin." diyen sesini duyurmak ister. Ruhumuzun, vicdanımızın yüzü kızarıp mahcup olur. Övgü ve hayranlığı hak edecek şeylere sahip olmadığımıza, mütevazı olmamız gerektiğine inandırmak için dürtükler durur bizi.

Onu dinlerken zihnimde kara kuru bir çubuğa tutturulmuş üzüm taneleri imgesi vardı. Narsisizmle mütevazılık arasında arafta sıkışıp kalmıştı. Çözümü kendini hakir görmekte bulmuştu. Ne yapsa kendini küçümseyecek bir gerekçe buluyordu. İyi bir not mu aldı, bildiği sorular denk geldiği içindi. Bir arkadaşı onu övdü mü, ona acıdığındandı. "Yaptım, başardım." demeye ödü patlıyordu. Gurura kapıldığını düşünerek karalar bağlıyordu. Öte yandan benliğinin narsistleşmemesi için geliştirdiği hakir görme yöntemi de başka bir marazı üretiyor, kendini aşağılayarak varoluşunu incitiyordu.

Kendini hakir görerek mütevazı olma projesi öylesine kasvetli idi ki kimi zaman onu silkeleyip "Kendini bu kadar hakir görmeye hakkın yok, kendine zulmetmemelisin, bu adaletsizlik, yeter!" demek istiyordum. Zihnimi işgal etmiş üzüm çubuğu imgesini bir kenara koyarak başka bir yöntem denemiştim.

"Birisi senin için son derece güzel bir elbise dikip onu sana hediye etse; elbiseyi giyince gerçekten çok hoş ve güzel görünsen ve görenler de 'Aaa, çok güzel olmuşsun!' dese ne hissedersin?"

"Çok utanırım bana böyle söylenmesine. Sanırım 'Yok canım, nereden çıkardınız güzel göründüğümü.' derim."

"Yani mütevazı olmaya çalışırsın."

"Evet, bunun çok sık başvurduğum bir yöntem olduğunu anlattım sana. Kendimi hakir görürüm."

"Emin misin? Hakir gördüğün gerçekten sen mi olursun?"

"Ben olurum tabii ki, başka kim olacak ki!"

Sorunu buydu. Hakir gördüğünün kendisi olduğunu sanıyordu çünkü kendini güzelleştiren şeyin elbise olduğunu unutup güzelliği sahiplenerek bizzat güzel olduğu vehmine kapılıyor, içinde uyanan gurur ve kibirden uzak durmak için de kendini hakir görmeye sığınıyordu.

"Yok canım, nereden çıkardınız güzel göründüğümü, dediğinde elbiseyi senin için diken ne hisseder sence?"

"Bilmem, üzülür ve incinir sanırım."

İşte sahici olmayan tevazuun sorunlu yönü tam da burada belirir. Bize verilenlere tevazu ile karşılık vereyim derken verilenleri inkâra varırız bilmeden.

"Evet, çok haklısınız, çok güzelim, mi demeliyim peki? Bunu söyleyemem. Çok mahcup olurum, suçluluk hissederim böyle söylersem."

"Güzel bir elbise ile biz güzelleşir miyiz yoksa güzel mi görünürüz?"

"Hımm, anladım sanırım ne demeye çalıştığını; 'Evet, güzel görünüyorum fakat bu güzellik bana değil elbiseye daha doğrusu elbiseyi benim için dikene aittir.' demeye getiriyorsun lafı. Ben de gösterdiğim başarıları hakir gördüğümde onların bana verildiği gerçeğini ihmal edip onları bana veren Yaratıcı'nın vericiliğini de inkâr etmiş gibi oluyorum."

Seansın bitimine yakın "Harika bir iş çıkardın." demişti. Ondan ilk kez seanslara ilişkin olumlu ya da olumsuz bir yorum duyduğumdan şaşırmıştım. Beni mi sınıyordu?

"Evet, harika bir iş çıkardım, diye düşünsem bu narsistik bir tutum olur. Yok canım, ben ne yaptım ki, desem bu da O'nun nimetini inkâr olur, doğrusu; evet güzel bir seans oldu ve bu O'nun ikramı, demek sanırım."

Muzipçe gülümseyince, "Sınavı geçtim mi?" diye sormuştum. "Bu bir sınav değildi, minnacık bir testti sadece." demiş ve ilave etmişti: "Evet, bu güzel bir seans oldu ve O'nun ikramıydı, diye düşünebilmek de, O'nun başka bir ikramı olsa gerek, diye de düşünmelisin ayrıca".
Haklıydı.

Odalar ve dolaplar-II

Ekim23
İnsanın gerçek benliği ancak istekleri, arzuları gerçekleşmediğinde ve başarısızlık durumlarında belirir. Sonsuz İrade şöyle bir dokunur hayatlarımıza.

Varoluş, apaçık gerçekleriyle yolumuza dikilir. Biz, var olmayı unutmuş, sıradan hayat olaylarına kaptırmış giderken. İstenir ki hayat kimindir, kimin için yaşanıyordur, anlayalım. Ve istenir ki gerçekten bize verilenlere alçakgönüllülükle mi mukabele ediyoruz, bilelim. Elimizden alınanlara alçakgönüllülükle mukabele edemiyorsak verilenlere de alçakgönüllü davranmıyoruzdur.

Son derece gelişmiş sezgileriyle, güvendiği aklıyla geçirdiği başarılı yılların ardından tökezlemişti. "Sonra" demişti, önemli bir şey söyleyeceğini ima eden bir ses tonuyla, "bir ayrıntıyı atlayınca önemli bir işi bağlayamadım." İlk kez başına geliyormuş. Kendine güveni sarsılmış, neredeyse tüm çalışma isteğini kaybetmiş. Arkasından "Elimden hiçbir şeyin gelmediği, olmasını çok istediğim ama ne yaparsam yapayım olmasını sağlayamadığım" diye tanımladığı başka bir sorun da, birincinin zamanını kolluyormuşçasına "Ben de buradayım" demiş. Ne olduğunu sormadım, o da anlatmadı. Merakımı mı körüklüyordu? Belki de o dolabın kapağını açmak istemiyordu henüz.

"Bunu nasıl göremedim!" diye dövünüp duruyordu. Kendini güçlü, yeterli biri olarak kabul eden sistemi çökmüştü. O hiç hata yapmazsa, yaptığı her işte en iyi olursa, istediklerini elde ederse "yeterli, güçlü" bir insandı. Böyle kurgulamıştı kendini. Şimdi kurgusu çatırdıyordu. Beceriksiz, yetersiz bir insan olduğuna inanmaya başlamıştı. Bu kadar yetersiz ve beceriksiz biri nasıl olup da birçok işi kotarabilmişti.

O önemli işi bağlasaydı, "Nasıl da atlamadım ve bunu da başardım" diye kendini yücelteceğini hissetmiş, bunu onunla paylaşmış fakat hiçbir tepki almamıştım. Ama o beni bir kez daha şaşırtmıştı. Bir sonraki görüşmede, "Kaşının hafifçe yukarı kalkışı işe yaradı" diye söze başlamıştı. "Alçakgönüllülük üzerine çok düşündüm. Şimdiye kadar başımdan geçen olumlu, başarılı şeyleri Allah takdir/nasip ettiği için yaşayabildiğimi göz ardı etmişim. Tamam, gösterdiğim başarılarda irademi tümden yok sayamam ama yapıp ettiklerimin bir hak ediş değil, lütuf olduğunu anlıyorum şimdi. Aslında bu yaşadığım dönem de Allah'ın bir lütfu olsa gerek, yoksa ben hâlâ 'ben yaptım, ben başardım' diyerek ortalıkta gezecektim, aslında her sancı bir doğumun habercisi gibi belki de. Belki de Allah, bu yanlışımı fark etmemi istedi."

Soluğumu tutmuş dinliyordum ki, "Şimdi soru şu" deyip bir süre sustu. Ben de biraz soluklanıp bütün dikkatimi ona verdim. "Hayatta bana verilen olumlu şeyleri memnuniyetle kabul ediyorsam, olumsuzlukları nasıl tevekkülle kabul edebilirim? Yani nasıl sonsuz teslimiyet içinde olabilirim?"

Gerçekte tahammül edemediği, teslim olamadığı yaşadığı olumsuzluklar mıydı? İnsan benliğinin başarısızlıklara ya da isteklerinin gerçekleşmemesine duyduğu tahammülsüzlüğünün, büyük ekseriyetle aslında bu durumların bize hissettirdiği "acizlik, yetersizlik" hissine yönelik olduğunu biliyordum. Ve onun da başının "acizlik, yetersizlik" hissiyle iki şekilde dertte olduğunu fark etmiştim (aslında her iki yetersizlik hali birbiriyle iç içedir, anlaşılması için zoraki ayırıyorum). Birincisi; varoluşsal olarak hepimiz mutlak yetersiziz. Bu her insana özgüdür. Yani yetersizlik, acizlik özü itibarıyla kötü bir şey değildir. Çünkü yetersizlik acizlik bizim özümüzdür. Böyleyiz biz. Ölümünün önüne geçemeyen, güçlü kuvvetli olduğundan bahsetmemeli değil mi?

İşte duvarın ötesini göremeyeceğini fark etmesini bu yüzden istemiştim. Hepimizin özündeki o insani mutlak yetersizliği, acziyeti görmesini, bunu kabullenmesini istiyordum.

İkincisi: "Başarısızlık" diye tanımladığı olay, gerçekten işiyle ilgili bir yetersizliğine dayanıyor olabilirdi. Ama o, tek bir olay için yaşadığı yetersizliği bütün kimliğine yaymış ve "yetersizim" kabulüne bulanmıştı. Bu kabulle ne yaparsa yapsın yetersiz bir kişi olarak algılıyordu kendini. Bu genelleştirici bakıştan kurtulmasını istiyordum. "Yetersiz biriyim" yerine "şu olayda yetersizlik gösterdim" ya da "hesaplarda bir şeyi atladım, o an yetersiz davrandım" şeklindeki adil değerlendirmeyi yapabilsin istiyordum.

Seans bittiğinde yakınlarda okuduğum şu satırları hatırladım nedense: "Ey insan! Kendini kendine Malik sayma, sen kendini idare edemezsin, o yük ağırdır. Öyle ise beyhude ızdıraba düşüp azap çekme, mülk başkasınındır. Dehşet aldığın zaman 'Mevla'm görelim neyler, neylerse güzel eyler' de, pencerelerden seyret, içlerine girme."

Belki onun sorunlarıyla doğrudan bir ilgisi yoktu bu cümlelerin ama zihnimi okusaydı "Pencereden seyret, içlerine girme ne demek?" diye soracağına o kadar emindim ki. Onun yerine ben sordum.

Odalar ve dolaplar-I

Ekim20
Nasıl karşılar acaba bunu? Saygısızlık olarak mı addeder yoksa bir terapi tekniği olarak mı?
Terapi tekniği olduğunu fark ederse etkisi az olur mu? Bu kadar soru bir an fazla geliyor. Her ikimizin de samimiyetine güvenmekten başka bir seçeneğim yok.

"Evet, ben de senin yetersiz bir insan olduğuna katılıyorum. Hatta senden daha ileri giderek mutlak yetersiz olduğuna inanıyorum." deyiveriyorum.

"Neden böyle düşündüğünü açıklamak zorundasın."

"Çok basit. Şu duvarın arkasını göremiyorsan ki göremezsin, yetersiz bir insansındır."

"Duvarın arkasını bütün insanlar göremez ama!"

"Bütün insanlar neler yapamaz başka?"

Uzun bir liste yapıyoruz.

"Duvarın ötesini neden göremiyorum diye hiç kendine kızdın mı?"

"Saçma bir soru değil mi bu! Tabii ki kızmadım, bu kendime haksızlık olurdu. Sen bana bir şeyler anlatmaya çalışıyorsun ama neden bunu böyle dolaylı bir yolla yapıyorsun? İlla ki bir tekniğin mi olmak zorunda! Gerçi terapistlerin de farkı bu olmalı. Eğer bunu sadece bir fark oluşturmak için yapıyorsan, bana anlatmak istediğini doğrudan söylersen daha çok memnun olurum."

İlk görüşmemizde içinde bulunduğu ruh halini anlatmak için yaptığı teşbihle büyülenmiştim: "Hani baharda kışlıkların kaldırılması sırasında dolaplarda ne var ne yok hepsini odaya dökersiniz ya toplamak için. Birazını katlayıp raflara yerleştirirsiniz ama sonra yorulursunuz, bıkarsınız da 'Aman' deyip hepsini tortop edip dolaba yeniden tıkıştırırsınız ya..." Bir anda dünyasının içinde bulmuştum kendimi. Bundan daha güzel bir benzetme olabilir miydi? Oysa söze o çok bildik girişle başlamıştı: "Hayatımda bir şeyler ters gidiyor, bir şeyler eksik ama ne olduğunu tam olarak çözemiyorum."

Ruh hali çökkünleşmiş insanların başına gelen onun da başına gelmişti. Kimse ona ne olduğunu anlayamıyordu. Neden anlaşılamadığını anlamak için zihnimde sorular biriktiriyordum ki, bekleyip sabretmemin ödülünü almıştım: "Çünkü oda tertemiz, bütün fazlalıklar dolaba tıkıştırılmış. Dağınıklık yok, her şey mükemmel gibi görünüyor... Ama ben bir şey lazım olduğunda, elimi dolaba her attığımda her şeyin odaya saçılmasından ve onları yeniden tıkıştırmaya çalışmaktan yoruldum." İkinci kez büyülenmiştim. Tertemiz ve düzenli bir oda ile karmakarışık dolap imgesi zihnime öylesine kazınmıştı ki bir daha unutacağımı sanmıyordum.

Takıntı haline gelmişçesine hayatı sorguluyordu. "Aslında cevabı biliyorum ama bir türlü içselleştiremiyorum" diyordu. Bildiği cevapların kendisine yetmediğine de kızıyordu. "Bir yerde hata yapıyorum, ama ne bu?" sorusu etrafında dönme dolap gibi dolanan zihninin enerjisi tükendi tükenecekti. Evet, bir yerde hata yapıyordu. Hepimiz bir yerlerde hata yaparız çoğunlukla. Hayatımızın tümü hata ile geçmez. Ama hata bazen öylesine önemli bir yerde yapılır ki o hata küçücük de olsa hayatla bağımızı koparma noktasına getirebilir bizi.

Kendini göçebe gibi hissediyor, birazdan "hadi kalk, gidiyoruz" diyecekler gibi yaşıyordu son birkaç aydır. "Evet, tam öyle diyecekler. Ama birazdan, ama yıllar sonra. Ama bir gün mutlaka ama mutlaka diyecekler." Yok hayır, bunları ona söylemiyorum, içimden söylüyorum, kendime mi ona mı söylediğimi bilmeyerek.

Genel olarak hayatında başarılı bir insan olduğunu söylemişti altını çize çize. Sınavlara hep düzenli çalışırmış. İstediği yerleri hep kazanmış. İşyerinde hep çalışkan biri olarak bilinmiş. Titiz, mükemmeliyetçi. Yaptıklarını en iyi şekilde yapmalıyım diye didinenlerden o. Ama, evet bir ama var işte.

"İnsanların çabalarımı takdir etmesini 'alçakgönüllülükle' kabul ederdim."

İkimiz de suskunlaşıyoruz.

"Ne?"

"Ne ne?"

"Niye baktın öyle?"

"Ne demek istediğini bilmiyorum inan."

"Hadi canım, bal gibi biliyorsun; sol kaşının hafifçe yukarı doğru kalktığını, 'Alçakgönüllülükle kabul ediyordum'a takıldığını neden söylemiyorsun açık açık?"

Haklıydı, "alçakgönüllülük" kelimesine takılmıştım. Neden takıldığımı ise hikâyesinin gerisini dinleyince birlikte anlayacaktık. İlk seansın sonunda "Benden istediğin nedir?" dediğimde: "Karmakarışık dolabımı düzenlememe lütfen yardım et." diye cevap vermişti. Elimden geleni yapacağıma söz vermiştim ben de.

O bakışı sana şehrin vâizi anlatamaz!

Ekim17
Cennet nimetleri, sadece maddî haz veren nesne ve olgulardan mı ibaret? Çeşit çeşit yiyeceklerden, meyvelerden, çeşit çeşit hûrilerden?...

Hurmalar ve huriler... yani bitmek bilmez bir iştahı, sona ermeyecek bir şehveti tatmin edecek sonsuz sayıda oyuncak!..

Bahçeler arasında, nehirler kenarında, birer mücevher kutusu gibi inşa edilmiş köşklerde sürekli yiyen, içen ve çiftleşen insanlar!.. Sonsuza değin... durmadan...

Hep oyun, hep eğlence...

Acep sonsuzluğun içinde yaşarken canlar sıkılmasın diye mi?

Kim bunlar?

Mü'minler! Hem de daha dünyadayken şehvetlerinin ve iştahlarının taleplerine yüz vermemiş müminler!

Mülkiyet ve cinsiyet sözkonusu oldukta, şeytanlarını bile alt etmeyi başarmış inanç adamları!

Dünyadayken, maddî hazları ellerinin tersiyle iten edeb ve ahlâk âbideleri!

Bu insanlar, onca sıkıntıyı, öte-dünyada bu nimetleri fazlasıyla elde etmek için çekmiş olabilirler mi?

Hz. Eyyub meselâ? Beden mülkündeki dertlerin ve çilelerin o cefakâr sultanı!

Ne dersiniz ey dostlar, bu hakikat elçisi, tebessümle katlandığı onca derdin, onca sıkıntının, onca cefanın karşılığını, şehvet ve iştah hislerinin tatmininden ibaret olarak mı tasavvur ve tahayyül etmiştir?

Tahmin edebilir misiniz, o mübarek insanın beklentisi neydi acaba? Arzusu, hayali, serabı?..

Muhteşem konaklarda, köşklerde kendisine sunulacak hurmalar ve hûriler mi?...

Yani 'iştiha'nın ve 'şehvet'in tatmini!

Bu mudur?


* * *
Bu tür sorulara niçin olumlu cevaplar vermeyelim? Niçin, "İnsan daha ne isteyebilir ki rabbinden?" demeyelim?

Elbette insanların çoğu, ağır meşakkatlere ancak karşılığında elde edecekleri büyük ödüller için katlanırlar; tıpkı gün boyunca aç kalmış olan oruçlunun akşamleyin ulaşacağı mükellef bir iftar sofrasını hayal etmesi gibi.

Öyle ya, bu dünyada iştah ve şehvet duygularını tatmin edemeyenlerin öte-dünyada bu duygularını bol bol tatmin edecek olmalarında ne mahzur var?

Maddi çilelere maddi ödüller! Yani mükâfatlar da külfet ve meşakkatlerin cinsinden!

Böylelerinin marifeti, rabb'ul-âlemin'in (esma-i hüsnanın sahibinin) talimatı değil, sadece rabb-i hassının (bir tek ismin, bir tek sıfatın) telkinlerinden ibarettir. Kişi kendisinde tecelli eden bir tek ismi bilir ve o ismin sınırlarını genellikle aşamaz. Dünyası tek isimlik ise, cenneti de tek isimliktir!

İştiha'nın ve şehvet'in efendisini, zavallı kullar, âlemlerin efendisi sanırlar. Onlara iskeletlerini armağan eden Hak değil mi, onlar da Hakkı ister istemez sadece "iskeletlerin rabbi" olarak görürler; bedenin rabbi... şehvet ve iştihanın rabbi... kendi cennetlerinin rabbi...

Esma'yı ne bilsinler, bildikleri kişisel dünyalarını istila eden o tek 'isim'dir sadece.


* * *
Karşı mıyım bu zanlara? Tek ismin sınırlarına?

Hâşâ!.. Herkesin rabbi kendi zannıncadır, kendi makamınca, kendisini istilâ eden isim kadarınca.

İyi ama, hani nerede gönüllerin rabbi?

Dünyada armağan ettiği iskeletlerin rızkını veren Rahman, o iskeletlere öte-dünyada da rızkını verir!

Peki ama, hani gönüllerin rızkı nerede?

İşte fakirin itirazı tam da bu noktada. Mükâfatın, çilenin cinsinden olması gerektiğini kim söylüyor?

Bir düşünelim bakalım, gerçekten de oruçlunun ödülü, günün sonunda başına oturacağı mükellef bir sofra mıdır? Açlığının karşılığı, en nihayet midesinin dolması mıdır?

Şöyle de düşünebiliriz: Daha fazlasını elde etmek amacıyla kişinin kendisini bir süreliğine bazı nimetlerden mahrum etmesinde ne tür bir erdem vardır?

Cezalarda nasıl "kısasa kısas!" yasası geçerliyse, acep mükâfatlarda da benzer bir yasa mı geçerli?

Gerçi böyle düşünmekte de bir beis yok! İşaret ettiğimiz gibi, insanların çoğu nezdinde mükâfatın türü kendi makamlarıncadır. Herkes mahrum olduğunu ister. İnsanoğlu, çokluk, mahrum olduğunun hayalini kurar!

İyi ama, siz hiç, sırf annesi üzülmesin diye dersini çalışan bir çocuk görmediniz mi?

Ya da babasının veya dedesinin hoşnutluğunu kazanmak için yaramazlıktan vazgeçen bir evlat, bir torun?

Sevgilinin bir bakışı için sabaha kadar pencere önünde donan bir âşık?

Ey dostlar, söyler misiniz, siz ne zamandan beri, Hakkın rızasını kazanmayı dünyanın hiçbir nimetine, hiçbir hazzına, hiçbir zevkine değişmeyecek dîvanelerin hikâyelerini dinlemekten kendinizi mahrum ediyorsunuz?

Sırf sevgilinin yüzünü görmek için, sırf onun hoşnutluğunu kazanmak için, iştah ve şehvet fırsatlarını tekmeleyen hak dostlarının hikâyelerini hakikaten bu kadar çabuk mu unuttunuz?


* * *
Avam, karnesinde göreceği not için çalışır. O karne sayesinde gireceği iş için... O iş vesilesiyle elde edeceği aş için... O aş sayesinde ulaşacağı maddî hazlar için...

Peki sonrası?

Avamın sonrası yoktur! Makamınca arar, makamınca bulur.

Sözümüz, malum zevklerin üzerinde, daha bilinmedik, duyulmadık nice zevklerin de olduğunu idrak edenlere/edeceklere...

Herkes elindekinden razıdır. Bu dünyada da, öte dünyada da.

Peki ben ne diyorum ey talib?

Şunu: Elini değil, gönlünü geniş tut! Aklını değil, muhayyileni! Eğer dilersen, görülemeyeni görebilir, erilemeyene erebilirsin.

Yârin bir anlık bakışına nâil olmak için, ömrünü, değil cennetin, cehennemin kapısında dahî tüketebilirsin.

Sorma boşuna, o bakışı sana şehrin vâizi anlatamaz! Sen o bakışı, o bakış için çıldırandan dinlemelisin! Yani, önce kendisine secde edebileceğin bir âşık bulmalısın!

Cennetin nimetleri için değil, cennetin sahibi için çıldıran bir âşık!..