Ebru Demir

Sen yeter ki hep ümit et, hayat döner sana...!

Bahar aşk mevsimi midir?

Mart21
Bir zamandan sonra insan sadece bir izleyiciye dönüşüyor. Bir bankta oturmuş seyrediyorum. Baharı.

Tohumcuklardan fışkırmış suretleri. Yaratıcı her yanı bir süse çevirmiş. Açılan, çiçeklerden öte renkler sanki. Varlıklar türlü haller sergiliyorlar. Bağırış çağırış, debdebe, şaşaa yok. Hepsi kendi işiyle meşgul. Ben ne yapıyorum? Görünüşte bir iş yapmıyor, bir şey üretmiyorum. Sadece oturuyor ve seyrediyorum.

Bu benim seksen ikinci baharım. Sürem doldu dolacak. Bu son baharım olabilir. Böyle bir his var içimde. İnsanın içine doğan her his doğru çıkmaz, biliyorum. Ama bu his doğru çıkacak gibi. Torunumun arabasıyla geldik caddeye. Ben küçük adımlarla yakındaki parka kadar yürüdüm, o mağazaları dolaşacakmış. Otuz iki yaşında. Kıyafet bakacakmış. Baharı birlikte seyredelim mi diye soracak oldum. Vazgeçtim. Geçen gün hayatın sıkıcılığından bahsediyordu kocasına.

Benim yaşıma gelince insanın yüreğine sorular çöreklenir. Boşa yaşanmış bir hayatın bakiyesidir hissedilen. Boşa yaşamış olmak nedir? İsteklerini, arzularını, ideallerini yerine getirememek mi? Gençken hayalini kurduklarımın yarısından çoğunu gerçekleştiremedim. Bundan mutsuz değilim. Hem bu dünyanın böyle olduğunu öğrendim hem de bir şey üretme, işe yarar şeyler yapma tanımım değişti. Örneğin tam şu an ne yapıyorum? Baharı temaşa ederek O'nun sanatını, rahmetinin tecellisini temaşa etmeye çalışıyorum. Tamam, para kazandırmıyor. Ama sonsuzluk kazandırıyor. Zaten bu dünyadaki işimiz de bu değil mi?

Gençken, bahar benim için sadece aşk mevsimiydi. İnsanın kanı kaynamaya başlardı. Geçen gün torunumun ergen kızının telefonda konuşmasını duydum: "Bahar geliyor ve ben hâlâ âşık olacak birini bulamadım." Onlar kulaklarımın iyi duymadığını sanıyorlar. Gerçi doğru, eskisi gibi iyi duymuyor. Biraz da dudak okuyarak olan bitenden haberdar oluyorum.

Baharı sadece aşk mevsimi olarak görmek ne aldatıcı. Altmış yıl öncesiyle şimdiki arasında pek de bir fark yokmuş. İnsan, insan işte. Beni pek kale almıyorlar. Onlar için ununu eleyip eleğini asmış yaşlı bir adamım. Çok da dert etmiyorum. Eskiden olsa ederdim. Şimdi, Yaratıcının kale almasını dert ediyorum. O bana bir varoluş vermiş. Beni biliyor, görüyor, işitiyor. Hatta şimdi şöyle düşünüyorum. Şu an ben nasıl O'nun baharda tecelli eden rahmetinin tanıklığını yapıyorsam, O da benim tanıklığıma tanıklık ediyor.

Birinin sizi sevdiğini öğrenince sizin de ilk tepkiniz onu sevmek olur. Düşünüyorum da, eğer kalbimiz O'na yönelmiyorsa belki de asıl sorun O'nun bize sunduğu merhameti, sevgiyi fark edemeyişimizdedir. Geçenlerde torunumun kızına bunu söyleyecek oldum. Lafı ağzıma tıkadı. O, onu sevseymiş istediği her şeyi verirmiş. Ne kadar bencilce. İnsanın sevildiğini, merhamet edildiğini anlaması için sadece baharı temaşa etmesi yeter. O, ona lazım olan her şeyi vermişken istediği bazı şeyleri vermedi diye kabalık ediyor. Gençlerin akılları fikirleri aşkta. Bahardaki rahmetin tecellisini hissetmeyen merhametli bir âşık olabilir mi? Âşık olunca her şeyin tastamam olacağını sanıyorlar. Merhametsiz aşk nasıl aşk olabilir ki?

Yaşlılık denizindeyim. Bahar benim için bir sal gibi. Bu benim son baharım olabilir. Olsun. Bedenim toprağın altında çürüyecek. Bundan eskisi gibi korkmuyorum. Ruhum berzah âleminde yaşamaya devam edecek. Sonra çürümüş kemikleri kim diriltecek diye soruyorum. Kendime. O, cevabı baharla yaratıyor. Güzün birer kemiğe bürünmüş ağaçları yeniden ihya ve inşa eden, çürümüş bedenimi yeniden yaratamaz mı?

Bir bankta oturuyorum. Yalnızım. Hah, hatırladım işte: "Göz, şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir mütalaacısı ve şu âlemdeki mu'cizat-ı san'at-ı Rabbaniyenin bir seyircisi ve şu Küre-i Arz bahçesindeki rahmet çiçeklerinin mübarek bir arısı." Yazarımın son cümledeki tanımına bayılıyorum. Göz deyince, iki kere göz ameliyatı oldum. Gözlerimin feri gitse de hamdolsun diyorum. Yemyeşil yaprakları tam seçemiyor muyum, olsun. Hayalim var ya. Orada yemyeşil yapıyorum onları. Zaman örümcek ağı gibi gerilmiş. Dışarıdan, bankta oturan işe yaramaz bir ihtiyar olarak görünüyorum belki. Hayatımın zamanı koptu kopacak olsa da son bir kez baharı temaşa ederek varoluşumun son görevini yerine getirmeye çalışıyorum.

Yürüyordum. Caddede. Farkındalık terapisinin ikinci haftasındaydım ve suretlere odaklanmaya çalışıyordum. Hayalhanemdeki hikâye suretinin sonunu nasıl getireceğimi düşlüyordum. Derken onu gördüm. Gelin gibi süslenmiş baharın suretini. Yalnız sayılmazdım.

Sınav

Mart15
Ewan 22 yaşına o sene basmıştı, kendinden emin çok zeki ve çok çekici bir genç adam olmanın asaletini taşıyordu. 10 gün sonra Kore'deki bir savaşa katılmak üzere İngiltere'den ayrılacaktı, hiç bir şeyden korkmuyordu ama duygusallığı nedeniyle, ülkesinden ayrılma fikri zor geliyordu ona.

Ağır adımlarla büyük kütüphaneden içeriye girdi, bir kitap alıp oturdu ve okumaya koyuldu. Gerçekten de çok güzel temalara değinmiş etkileyici bir kitaptı elindeki, ama daha da güzel olanı kitabı daha önce başkasının da okumuş ve bazı yerlere notlar almış olmasıydı. Okuyanın notlar aldığı bölümler Ewan'i da derinden etkiliyor, notları okudukça sarsılıyordu. Kim olabilirdi bu? Hemen kütüphane görevlisine gitti ve daha önce kitabı okuyan kişinin kim olduğunu öğrendi. Holly adında bir kadındı, adresini aldı ve eve varır varmaz bir mektup yazdı:
 
'Büyük Kütüphanede bir kitap okudum. Eklediğiniz notlar karşısında hayranlık duyduğumu belirtmeliyim. 10 gün sonra Kore'ye gidiyorum, sizi tanımak ve sizinle mektuplaşmak istiyorum. Cevabınızı sabırsızlıkla bekliyorum.'

Holly'den olumlu cevap geldi ve mektuplar ardı ardına yazılmaya başlandı. Her yeni mektupta birbirlerinden biraz daha etkileniyor, yüreklerini birbirlerine biraz daha açıyorlardı. 2 sene bu şekilde geçip gitti. Ewan ve Holly birbirlerine belki binlerce mektup yazmış, her mektuptan ayrı tatlar almışlardı. Ewan'ın ülkeye geri dönme zamanı gelmişti, son mektubunda Holly'i görmek istediğini yazdı.

'Ancak seni tanıyabilmem için bana bir resmini gönder lütfen' diye ekledi. Holly buluşmayı kabul etti fakat resmi göndermedi.

'Resmin ne önemi var ki? Bizi ilgilendiren kalplerimiz değil mi? Yakama kırmızı bir çiçek takacağım.' dedi.

Günler birbirini kovaladı ve Ewan ülkeye döndü. Trenden indiği ilk anda gözleri Holly'i aradı. Bir müddet bakındı, sonra kalabalığın arasından şimdiye dek gördüğü en güzel kadın belirdi. Uzun boylu, çok güzel, uzun sarı saçlı, masmavi iri gözleri ve mavi elbisesiyle muhteşem bir kadındı. Kadına doğru bir adım attı, ama yakasında hiç bir şey yoktu. Kadın gözlerine baktı ve 'Merhaba denizci, benimle gelmek ister misin?' diye sordu.

Tam o sırada güzel kadının omzunun üzerinden, yakasında kırmızı çiçek olan kadını gördü. Kısa boylu, şişman sayılacak kiloda, gri kısa saçlı, tozlu uzun pardösüsü ve kalın bilekleriyle öylece duruyordu. Ewan şaşkındı, az önce hayatında gördüğü en güzel kadından bir teklif almıştı ancak karşısında da yüreğine aşık olduğu kadın duruyordu. Kendini toparladı ve yanından geçen dünyalar güzeli kadına aldırmadan ilerledi. Elinde Holly'le birbirlerini tanımalarını sağlayan kitap vardı. Elini uzattı, 'Merhaba Holly' dedi gözlerinin içi gülerek. 'Pardon' dedi kadın. 'Ben Holly değilim. Az önce buradan geçen sarı saçlı mavi elbiseli bayan yakama bu çiçeği taktı ve bunun hayatının sınavı olduğunu söyledi. Sizi garın çıkışındaki cafede bekliyormuş...'

HAYATA DEĞER BİR YAŞAM,''SEVMEYE DEĞER BİR AŞK'',   
DOSTLUĞA DEĞER BİR ARKADAŞLIKTAN ASLA VAZGEÇME..

Gönül Sultanlığı

Temmuz22
-Elif, niye ağlıyorsun? Ne oldu, gel anlat bakalım.
-Rüyamda...
-Evet, korktun mu, ne oldu?
-Hı hı! Ama öyle değil..
-Nasıl? Haydi ama anlatsana.
-İnsanlar… çocuklar, kadınlar, askerler... (ve hıçkırıkları artar) ama onlar ölüyorlardı. Kanlar, hem de çok... kesiyorlardı, pis düşmanlar!
-Tamam canım. Gel kucağıma bakalım. Ağlama artık, silelim gözyaşlarını. Onlara yardım etmek ister misin? Elif, bir yandan gözlerini ovuştururken diğer yandan bu sorunun üzerine hem heyecanla, hem de sevinçli olarak atıldı:
-Eveet! Tabii isterim. Ama nasıl? Hem, hem ben ne yapabilirim ki?
-Bak canım, sana anlatmıştım ya! Burası imtihan dünyası diye. Onlar şimdi imtihan oluyorlar; zorlu bir sınavdalar. İnşaallah, kazanıyorlar ve kazanacaklar. Onlara şu anda en büyük desteği sen verebilirsin. Elif iyice heyecanlanmıştı.
-Ama nasıl?
-Şimdi bütün içtenliğinle minik avuçlarını açacaksın, tamam mı? Sonra gerçekten inanarak yalvaracaksın dua dua... O masum halinle, her şeyin sahibi ve engin rahmet sahibi olan Rabbimize dua edeceksin, oldu mu? Bu fikre oldukça sevinmişti. Ne de olsa uzakta da olsa yakında hissettiği kardeşlerine yardım edecekti. Yüzünde tebessüm gülleri açıverdi birden. Zafer kazanmış bir kumandan edasıyla tebessüm ediyordu. Sonra müteşekkir bir ifadeyle, kendisine hep birşeyler anlatan Gönül ablasına sordu:
-Bana güzel bir şey anlatır mısın? Ama içinde kan olmasın, hem nefrette olmasın!
Gönül abla bu isteğe oldukça sevinmişti doğrusu. Elif gelmeden önce düşünceler alemine dalmış, iyice coşmuştu. O da biriyle paylaşmak istiyordu duygularını. Gülümseyerek, anlatmaya başladı; önce bir soru sordu:
-Elif, "gönül sultanlığı"nı duydun mu, daha önce?
-Hayır. Neresi orası? Haydi, haydi anlatsana!
-Dinle bak! "Gönül Sultanlığı" diye bir diyar varmış. O kadar güzelmiş ki... Çünkü Güzeller Güzeli o diyara bütün güzelliğiyle tecelli buyurmuş! Kuşlar gökyüzünde uçarlarken, kanatları ile sevginin resmini çizerlermiş, kağıt gibi bulutlara. En güzel bestelerini şakırlarmış, hem de sevgi dolu bir tonda, bütün dinleyenlere. Çiçekler her an buse kondururlarmış kendilerine bakanlara; tebessümlerini güzel kokularıyla yayarlarmış etrafa. Kendilerine bahşedilen sevgi ve güzelliği renkleriyle nakşederlermiş yeryüzüne. Onlara bakanlar coşarlarmış ve şükrederlermiş, sahiplerine. Ağaçlar ve incecik dalcıklar cömertlikle hediyeler sunarlarmış herkese; tadı güzel, rengi güzel ve kokuları güzel hediyeler. Güneş adeta, sevginin kaynağı imiş; ay ve yıldızlar da bu müthiş destanın kelimecikleri imiş. Tüm güçlerini...
-"Gönül abla!" çığlığıyla birden irkildi Gönül abla.
-Ne oldu, Elif? Neden bağırdın öyle? Yoksa sevmedin mi "gönül sultanlığı"nı?
-Hayır, sevdim, çok sevdim. Orası çok güzelmiş. Şey diyecektim... biz de oraya gidebilir miyiz ki?
-Canım benim! Hayır, ama orayı buraya getirebiliriz.
-Nasıl?
-"Gönül Sultanlığı"nı iyice anlayıp, özümseyip oradaki gibi sevgi dolu olursak, bizim dünyamız da orası gibi olur.
-O zaman biz de öyle yapalım. Oldu mu?

20 Dolarlık Vakit

Temmuz22
Adam yorgun argın eve döndüğünde 5 yaşındaki oğlunu kapının önünde beklerken görmüş. Çocuk babasına: “Baba 1 saatte ne kadar para kazanıyorsun?” diye sormuş. Zaten yorgun gelen adam: “Bu senin işin değil!…” diye cevaplamış. Bunun üzerine çocuk: “Babacığım, lütfen, bilmek istiyorum.” diye ısrar etmiş. Adam: “İlla bilmek istiyorsan 20 dolar” diye cevap vermiş.
Bunun üzerine çocuk: “Peki bana 10 dolar borç verir misin” diye sormuş. Adam iyice sinirlenip: “Benim senin saçma oyuncaklarına veya benzeri şeylerine ayıracak param yok, hadi derhal odana git ve kapını kapat!” demiş. Çocuk sessizce odasına gidip kapısını kapatmış. Adam sinirli sinirli bu çocuk nasıl böyle şeylere cesaret eder diye düşünmüş. Aradan bir saat geçtikten sonra adam biraz daha sakinleşmiş ve çocuğa parayı neden istediğini bile sormadığını düşünmüş. Belki de gerçekten lazımdı.
Yukarı çocuğun odasına çıkmış ve kapıyı açmış. yatağında olan çocuğa: “uyuyor musun?” diye sormuş. Çocuk “Hayır” diye cevap vermiş. “Al bakalım istediğin 10 doları. Sana az önce sert davrandığım için üzgünüm ama uzun ve yorucu bir gün geçirdim” demiş. Çocuk sevinçle haykırmış; “teşekkürler babacığım”
Yastığının altından diğer buruşuk paraları çıkarmış. Adamın yüzüne bakmış ve yavaşça paraları saymış. Bunu gören adam iyice sinirlenerek: “Paran olduğu halde neden benden para istiyorsun? Benim senin saçma oyuncaklarına ayıracak vaktim yok.” demiş. Çocuk: “Ama yeterince yoktu.” demiş ve paraları babasına uzatarak:
“İşte 20 dolar. 1 saatini alabilir miyim?” demiş.

Bitmeyecek bir sevdam var!

Temmuz07

Herkes için akıtacak gözyaşlarım var
Tüm insanlığa yetecek de kalbim
Haykırsam dünyaya, gezinsem diyar diyar
Her daim taşacak, sönmeyecek bir aşkım var.

Hıçkırıklarım,
Söyleyemediklerim,
Yapamadıklarım
Memnun edemediklerim
Memnun ettiklerim
Herkes için ama en çok da senin için
Bitmeyecek bir sevdam var.

Bu beste tamamlanacak Allah’ın izniyle,
Sen kendine rağmen kal yanımda
Sana ihtiyaç duyan, sana yanındayken bile hasret
Yollarının delisi olmuş, kendini hiçe sayanların var.

Yaşama değil yaşatmaktı gayemiz
Senden öğrendiğim cümleydi bu
Sende buldum hayatın anlamını
İnsan olmanın ne demek olduğunu
Herkesi içine alacak bir kalb taşımayı…

Senden önce yoktu benim bir istidadım
Yoktu sonsuzluğa yürüyecek bir hayalim
Seninle bir mana oluştu içimde
Seninle hayat buldu bu gönül
Perdeler kapanmadı, beste tamamlanmadı
Gitmek yok, kalmak var
Bugün bizim için
Seninle beraber yürüyeceğimiz sevda için
Bir kere daha iki deli olmak var…

Şimdi sen gel dünyama, gel hasretime,
Şöyle hıçkıra hıçkıra ağlayayım
Avazım çıkıncaya, sesim kesilinceye kadar
Gözyaşlarımı bırakıvereyim yanına
Pişmanlıklarıma rağmen, hatalarıma rağmen
Sana olan bir sevgim var
Herkese yetecek de bir kalbim
En çok ama en çok da senin için
Bitmeyecek bir sevdam var!

( - 05/07/2009)